6 Ağustos 2017 Pazar

kimse için


Yazdığını çağırıyor insan. Düşündüğünü, düşünü yani.. Çağırıyor farkında olmadan. Bir derginin, gazetenin, not defterinin içerisinde sıradan bir öykü olma halini geride bırakıyor. Tıpkı 'Mezarsız Yâs' gibi. Bilmeden, geleceğini ilmik ilmik dokuyor insan sözcüklerle.

Şimdilerde aklımı yıkayacağım duru bir su bile yok. Büyük bir yalnızlık içerisinde, kendime çekilmeye çalışıyorum. Dinlediğim müzikler beni alıp çok eski mekânlarda bırakıyor. İnanır mısınız, kokusu geliyor burnuma geçtiğim, ardımda kalmış sokakların, dağa bakan taş evlerin, alçak damlı odalarının kokusu, dağın kokusu, gecenin ve rüzgârın kokusu... Sanki oradayım. O gecede, gökyüzünde yıldızları topluyorum. Kanat çırpan kelebeklerini hayal ediyorum, ötüşünü kuşların. Düşünsene, o seslerin ardından kapatıldığın koca bir ülke. Sigara içecek bir pencerem dahi yok göğe bakıp, ama olsun. Geceleri mum yakıp karanlığı aydınlatmayı ihmal etmiyorum. Sevip sevip vazgeçmeyide.  Aslında vazgeçirilmeyi. Hepsi yaşanıyor işte, istemediğini çağırıyor insan çoğu zaman. Merakı hep yanlış yollara, zamansız yolculuklara itiyor onu.

Sonra...

..........

Sayfalardan akıp geçen işkence görüntülerine bakıyorum. 'Ax bao' diyor bir gerilla. Bilinci kapanıyor, bayılıyor bir an ama vücuduna inen tekmeler durmuyor. İnsanın içerisinde, kötünün her haliyle vücut bulmuş barbarların elinde esir, gencecik bir beden o daha. Yere düşmüş halsiz bedenine saldırıyorken canavarlar, Kürtçe bağırıyor içlerinden biri, 'allahı görüyor musun' diye.

Biri ağıdını, ağrısını Kürtçe bağırıyorken diğeri yerden aldığı büyükçe bir taşı yüzüne vurmadan önce Kürtçe bağırıyor nefretini, 'allahı görüyor musun?' diye.  Allah ölmüş diyorum. Varsa bile bilmiyor dilimizi, anlamıyor asırlardır dağ dağ taşan ağıdını, o ağıdın peşinde düştüğün yolların izini... Allah bilmiyor içinden geçtiğin dağın gizini çocuk...












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder