29 Nisan 2017 Cumartesi

Mezarsız Yâs





'Sevgili ölü kardeşlerim benim
karanlıktan kesilmiş bir tutam saç
adına gurbet diyorlar
uzuyor usulca açık kalmış zamandan içeri' * 


Adımları onu yeniden aynı yere getirdi... Mezarlığın girişinde başlayan ve mezarlığı ikiye bölen büyük çam ağaçları ile uzayan yolu yürüdükten sonra, sağ tarafta iki basamaklı bir merdivenden çıkıyordu.. Yağan kar soğuk havayı kırdığından, geçen günlere nazaran daha ılık bir hava var dışarıda. Etrafta kanat çırpan kuşların sesi, dallara çarptıkça düşen kar taneleri ve sayısı giderek artan mezar taşlarının içinde yürüyor. Dışarısı böyleyken, içinde çıkamadığı merdivenlerin başına bırakıyordu bakışlarını, aynı yerde, aynı giysilerle öylece duruyordu aylardır. Doğduğu toprakları terk ettiği -doğrusu terk etmek zorunda kaldığı- o soğuk geceyi anımsadıkça, parmak uçları yeniden uyuşuyor. İşte bu yüzden orada, yani o bitmez karanlığın içindeki merdivenleri, yani içindeki karanlığın merdivenlerini çıkamıyor- du... Giderek kalabalıklaşan mezarlıklara baktıkça, böyle giderse yakında herkes kendi bahçesine gömecek ölüsünü diye düşünüyordu. Sonra yeniden, hayatın akşında unutturulan isimsiz ve mezarsız geçişleri anımsadı. Önüm, arkam, sağım, solum soğuk bedenler!' Nasıl olmasındı? Adım attığımız her yere ölülerimizin ismini vermiştik. Kendiside vermişti bir zamanlar. Hangi dağa baksa, hangi taşa sırtını yaslasa, hangi çiçeğin kökünü sulasa bir muhabbettir alıp sesini gidiyordu. Bu yüzden belki, bir türlü o ilk adımı atamıyordu çıkacağı basamakların.Tutulamamış her yâs, peşi sıra gelirmiş yaşayanın ardında... Şimdi, anılarına eş sokakları da yok edilmişti. Her bir adımda insanı içine çeken o yaşanmışlık kokusu yerini koca bir boşluğa, bir enkâz yığınına bırakmıştı... Ara ara hani dağları yerinden sökecek güç- leri olsa, onları bile yerinden sökecek kadar nefret ediyorlar kımıldayan ve kımıldatan her şeyden diye düşünüp tebessüm ediyordu öfkesiyle bir. Neyse ki şimdilik böyle bir güçleri yoktu. Dağlar ve dağlara yazılmış anılar yerindeydi, şimdilik yani.. Geçmişin içerisinde, kaybettiklerinin arasında, mezarsız ve mekânsız tutuyordu yâsını.Merdivenlerden çıkıp geniş bir alana yayılmış ve diğer mezarlardan ziyadesiyle farklı, kendi değimiyle 'Hatırlama Bahçesi'ne geçiyor. İçinde koca bir yara gibi taşıdığı dostlarıyla en son ne zaman konuşmuştu mezarları başında, belli belirsiz anımsıyordu şimdi. Gelmeden önce bir kere daha gitmeye niyet etmişti ama tehlikeli olduğu için izin vermemişlerdi. Bir an önce onu bekleyen araçla şehri terk etmesi gerekiyordu. Aylarca gizli kapaklı yaşadığı hayat, o gece son buluyordu. Tehlike geçmemiş olsa da o karanlıktan çıkacağı için mutlu, ardında bıraktıkları içinse âh ile doludu.. Bütün anılarının mekânlarıyla bir yok edilşinden çok za- man önce, geleceğin neler getireceğinden bihaber ayrılmıştı ülkesinden. Acılarını eklem- lerinden tutup birleştirmeyi, birinin yâsını tutamadan, diğerine geçtiği zaman öğrenmişti. Sadece o mu? Tanıdığı pek çoğu aynı ruh halini taşıyordu. Açık kalmış yarasına, yarım kalmış yâsına, şimdi birde yurtsuzluk ekleniyordu. Mekânını terk eden bedenin peşi sıra sözleşmişler gibi terk ediyordu anılar belleğini. Bütün savaşı bununlaydı işte; anıları diri tutmakla... 'Hatırlama Bahçesi'ne yolculuk böyle başlamıştı... 


O günden beri hâlâ anlamış değil mezarlıkların şehrin merkezine neden bu denli uzak olduğunu. Ölümün hakikatine çarpmaktan mı korkuyordu insanlar? Anımsanmak isten- meyen, hayatın orta yerinden, belleğin derinliğinden tutup fırlattığımız şey neydi bu uzak- lara? Ölülerin çıkıp, ‘size kalan, geniş alanlara yayılmış işte bu ceset yığını’ diye bağır- masından mı korkuyorlardı? Kendince saklı cevapları vardı tüm bu sorularına. İşte bu yüz- den; hiç tanımadığı, yüzünü dahi görmediği ve belki hiçbir zaman bilemeyeceği bir ölünün baş ucunda tutuyordu yâsını... Ülkesinden uzakta, kalabalık ve sessiz bu yalnızlık içerisinde diri tutuyordu anılarını... Her bir mezara, hafızasının derininden çıkıp gelen isimleri yazıy- ordu. İçinde açık kalmış bu derin yaranın büyümesi ve giderek bütün hücrelerini sarmaması için çabalasa bile, bir şeyler hep yarım kalıyordu. Eksik bir şeyler vardı hikâyesinde, yarım ve yerini bulamayan bir âh.. Orada, tutulamayan bir yasın, yarım bırakılan bir hayatı, ölü- lerin dünyasına katarak tamamlamaya çalışıyordu. Ama nasıl? 

Durdu... 

Daldığı düşüncelerden etrafını saran ve çıldırmışçasına bağıran kargaların sesiyle çıktı. Saymakta zorlandığı ve sayıları giderek artan kargaların çığlıkları ile. Daha dikkatli bakın- ca, yanı başında can çekişen bir karga gördü. Nasıl fark etmemişti yanına düştüğünü? Bird- en bire tüm kargalar üzerinde doğru gelip ona saldırdığı an, yere attı kendini. Başını elleri ile korumaya çalışsada nafile, elleri, kanlar içinde kalmıştı. Ne yapacağını bilmez bir şekilde irkildi ve ayağa kalktı. Ellerine baktığında hiç birşey yoktu. İç içe geçmiş bu karmaşayı nasıl yaşadığını düşündü ama bulamadı. 

Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktı uzunca. Getirdiği çiçekleri, her zaman yaptığı gibi teker teker mezarın üzerine bıraktı. Arkasını dönüp siyah mermere yazılmış ve her gene gün daha da solgunlaşan sarı renkli yazıyı içinden tekrar okudu; 

’kimsesizler mezarlığı...’ 

   Esra Gültekin 
* Akkor Bilmeceler / Nelly Sachs 

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi /Sayı: 12

(Fotoğraf : Naim Çınar )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder