5 Şubat 2012 Pazar

Gözyaşımın Ağıdıydı Seni Beklemek...

Bir kitabın her satırında kendine dair birşeyler bulmak hem güzel hem acıdır. Yaşamlarımızın birbirine bu denli çok benzemesinden miydi hikayelerin benzerliği ? Payımıza düşen sürgün, acı, gözyaşı ve kan bizleri ne çok yakınlaştırmış ve ne çok benzetmişti birbirimize...

Doruklarda özgürlük sevdası ile büyüyen gençler, yarim kalmış sevda sözlerinin tamamlanacağı günlere hasret, ufka bakarak umutla sarılırdı yarınlara...
"ya özgürleşip seveceğiz ya da sevmeden öleceğiz..." diyenler kendi küçük dünyalarında mutlu olmaktansa, halkların özgürlüğü ile tamamlanmış mutluluklar icin yürümüşler patikalara. Geride kalanlara bahsedilen karanlığı kabul etmeyip durmaksızın yürümüşler patikalara.
Dünyada en zor görülen yaşamı kendilerine armağan edip, ölümle alay ederek tutuşmuşlar özgürlük halayının başında elele, omuz omuza...
Gidenlerin neden gittiğini hepimiz biliyorduk. Tıpkı kalanların suskunluğunu bildiğimiz gibi...

İşte bu kitap, hem gidenlerin zorlu hikâyesini, hem mücadelenin en küçüğünden en büyüğüne kürt halkı üzerindeki etkisini anlatıyor. Faili meçhuller, yol ortası infazlar ve yaşanan bütün katliamların perdesini aralıyor.

Birgün kitabın kahramanlarından Sin, yol ortasında  yerlerde sürüklenerek kaçırılmak istenir. Sokakta oynayan çocuklarsa ellerine aldıkları taş ile onu kaçırmak isteyen polise saldırır. Ve mücadelenin merkezine yerleşmiş olan kadınlar tam da bu noktada ortaya çıkar. Evlerinden çıkan kadınlar Sin'in kaçırılmasına ve öldürülmesine izin vermez, Sin'i kaçırmak isteyen polis'in üzerine yürür ve Sin'i kurtarırlar.
Bir tarafta yüreklerini mücadeleye adamış insanlar, diğer tarafta öz'ünden kopup ihanet kıskacında kaybolup kendi sonlarını yazanlar.

Kitabı elinize aldığınızda, Sin ile Miran arasındaki ilişkinin saf, temiz ve gerçekliğini gördüğünüzde etrafınızdaki çarpıklaşan sevgilerin ne kadar sahte olduğuna bir kere daha şahit olacaksınız...

Geç kalmadan okumanız dileği ile, sevgiler...

 ****

Gidene...

Bazen çok sevdiğin Dicle'nin kenarına oturur tebessümünü hatırlar, yanaklarımdan akan yaslara hiç aldırmadan gülerim. Kimsenin bilmediği bir sancı vurur ara ara yüreğime. Yüreğim, göğsümü parçalayıp çıkmak ister.
Insanlar her zamankinden daha sahte geliyor, mekaniklesmis birer robot misali. Kimse kimseyi öyle derin sevmiyor, kimse paylaşmanın, siper olmanın, yürümenin, koşmanın gerçeğine varmıyor, bir ananın, bir çocuğun dilinden anlamıyor.
Belki bende korkuyorum bir annenin dizlerine uzanıp, oğlunun veyahut kızının gidişinin hikayesini dinlemekten. Dedim ya her gidiş bir birini tamamlıyor ve birbirine öyle çok benziyor ki...

Belli belirsiz ağladığım zamanlar kendimi köşeye sıkışmış, başımı ellerimin arasına alıp sakladigim olduğunda, kirlenmiş duygular yüzüme çarptığında zagroslardan esen bir rüzgar kendime getiriyor beni. Rüzgara karışmış gülüşün ve sesin dokunuyor ağrıyan yanlarıma. Iste ben en çok o zamanlar özlüyorum seni.her yağmurda ıslanmayı borç bilip kendime, yolunun küçük çakıl taşları gibi karışıp gidiyorum sularında...

[ Omêdîa Tîja Sodir / 29 Ocak 2012 ]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder