12 Ağustos 2017 Cumartesi

yalnızlığın saltanatına

Ölmek için bir mezar kiraladım sonunda. Adetlere uygun bir cenaze töreni değil istediğim ama muhtemelen öldükten sonra bana hiç sormayacaklar, ya da zaten söylediğimi dikkate almayacaklar. Nasıl öldüğüm, ne için öldüğüm ile ilgilenecekler. Ah, vah edecek içinden birkaç kadim dost. Sonra şenlik bitecek. Evlerine gidip soyunacak genç kadınlar. Adamlar yine sayısını yarıştırmakta eks "aşklarının". Bir tek sokak köpekleri duracak mezarın başında. Bir tek kuşlar. Bir tek karıncalar. Yabani otlar duracak. Rüzgâr duracak taşında. Yıldızlar duracak başında. Devri daim olacak ama hep olacaklar orada...

Birgün bir şeyler duysam, aslında hiç yokmuşuz bu hayatta dese birileri, dese ve yok olsak bu alemden...


6 Ağustos 2017 Pazar

kimse için


Yazdığını çağırıyor insan. Düşündüğünü, düşünü yani.. Çağırıyor farkında olmadan. Bir derginin, gazetenin, not defterinin içerisinde sıradan bir öykü olma halini geride bırakıyor. Tıpkı 'Mezarsız Yâs' gibi. Bilmeden, geleceğini ilmik ilmik dokuyor insan sözcüklerle.

Şimdilerde aklımı yıkayacağım duru bir su bile yok. Büyük bir yalnızlık içerisinde, kendime çekilmeye çalışıyorum. Dinlediğim müzikler beni alıp çok eski mekânlarda bırakıyor. İnanır mısınız, kokusu geliyor burnuma geçtiğim, ardımda kalmış sokakların, dağa bakan taş evlerin, alçak damlı odalarının kokusu, dağın kokusu, gecenin ve rüzgârın kokusu... Sanki oradayım. O gecede, gökyüzünde yıldızları topluyorum. Kanat çırpan kelebeklerini hayal ediyorum, ötüşünü kuşların. Düşünsene, o seslerin ardından kapatıldığın koca bir ülke. Sigara içecek bir pencerem dahi yok göğe bakıp, ama olsun. Geceleri mum yakıp karanlığı aydınlatmayı ihmal etmiyorum. Sevip sevip vazgeçmeyide.  Aslında vazgeçirilmeyi. Hepsi yaşanıyor işte, istemediğini çağırıyor insan çoğu zaman. Merakı hep yanlış yollara, zamansız yolculuklara itiyor onu.

Sonra...

..........

Sayfalardan akıp geçen işkence görüntülerine bakıyorum. 'Ax bao' diyor bir gerilla. Bilinci kapanıyor, bayılıyor bir an ama vücuduna inen tekmeler durmuyor. İnsanın içerisinde, kötünün her haliyle vücut bulmuş barbarların elinde esir, gencecik bir beden o daha. Yere düşmüş halsiz bedenine saldırıyorken canavarlar, Kürtçe bağırıyor içlerinden biri, 'allahı görüyor musun' diye.

Biri ağıdını, ağrısını Kürtçe bağırıyorken diğeri yerden aldığı büyükçe bir taşı yüzüne vurmadan önce Kürtçe bağırıyor nefretini, 'allahı görüyor musun?' diye.  Allah ölmüş diyorum. Varsa bile bilmiyor dilimizi, anlamıyor asırlardır dağ dağ taşan ağıdını, o ağıdın peşinde düştüğün yolların izini... Allah bilmiyor içinden geçtiğin dağın gizini çocuk...












17 Haziran 2017 Cumartesi

bahçenin yası

Günlerdir, içimde sessizce kanayan bir yarayı tutuyorum. Uykusuzum. Uyursam etrafa bulaşacak diye korkuyorum kanı, bilecek bilmeyende... Uyumuyorum, uyursam uykum dile gelir, korkuyorum. Aklımın sınırları yetmiyor zamanın yıkıcılığına. Bir kere daha, avuçlarımla düzelttiğim toprağın bahçesinde kayboldum. Oysa ellerimle ekmiştim her bir fidanı. Büyüttüğüm ağaçların dallarına çağırdım kuşları, çiçeklerini suladım; her gece ve her sabah ki yeşile durduk gün be gün... 
Sonra bir gece, sesini dinlediğim kuşlarımın ötüşünü duymaz oldum. Başka bir ağaç, kalabalık bir orman bulmuşlardı belli ki. Varlığımın bakiliğinden belki, o gece çok ses ettim ama ötmedi. Gitmişti... Derin bir çukur kazıp, neyim var, neyim yok içine attım. Duymamak için kulaklarımı kestim önce, görmemek için gözümü oydum, ellerimi kesip, hissetmeyeyim istedim kımıldayan ne varsa. Boylu boyunca uzandım. 
Burada, bu bahçe içerisinde öleceğim; kanım, ağaçlarımın köküne işleyecek dedim içimden. Birden bire, yapraklarını döktü üzerime dallar... 
Anladım ki ağaç bendim, açan çiçekte.. 
şimdi çatlamış toprağın üzerindeki bedenim yok olurken, yeşilin yerini kuru bir griye bırakacağını bildim, gülümseyip kapattım gözlerimi.

bir müzik, birkaç kelam, bir özlem

Hoş olsun yaşadığımız ne varsa,
Birbirimize varmak için dokunduğumuz dal,
kokladığımız çiçek,
dalımıza konmuş kanadı kuşun.
Hoş olsun uykusuz kaldığımız gecelerin ağrısı gözde,
sabrı tükenmiş olsa bile
sancısı süren sevdanın hatırası.



3 Haziran 2017 Cumartesi

âşıkdaşlık

gücüme gidiyor sevdanın bu denli ayaklar altında oluşu... nedir 'doğru zaman' dedikleri, bu akrep ve yelkovan arasında durmadan akan anda? içime işlemiyor artık sözlerin varlığı. heyecanımı bir suya katmış gibiyim. hayır, heyecanımı, sözlerimi alıp bir suya kattılar. ben de ne var ne yok verdim hani. besledim, bir anne nasıl emzirirse yeni doğmuş bebeğini, öyle besledim. emzirdim, memelerimin ucundan süt değil, kan gelinceye kadar.
tükenene kadar ki, tükendim...
gittiğimde yoktular, geldiklerinde hep oradaydım, koca bir yanlış burada başlıyordu işte...

2 Haziran 2017 Cuma

yağmura

Bulunca yatağını, güzel akardı sularım
Zap'ın hırçınlığı kadar, 
Munzur'un sakinliğiyle akardı. 
giderdi..
kayalara çarpar, yine durmazdı akıntısı. 
set çekselerdi önüne, 
toprağa sızıp yeniden bulurdu yolunu, 
durmazdı akışı yani
ama şimdi,  
gördüğüm tüm kıyılar, 
o kıyılarda suyuma el vurup yüz sürenler, 
ama onlar ki,
kirli ellerinin çamuruyla bulandırdılar suyumu 
ağacımdan, 
taşımdan, 
eğilip su içen ceylanımdan
aktığım yatağımdan utandırdı ellerinin kiri ki;
akmaya korkup durgun bir göl oldu sonunda
yağmur da yağmazsa vay haline

Gül Şiir - Ahmet Erhan

gece yarısı, karanlık bir bozkırda
ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya...
soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
haklı olan kim bu kargaşada?
ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
ucu bucağı olmayan bu çığlığın
ortasında nasıl barışılabilir?
anlamak isterim, hangi yasa
bir beşikle bir darağacını
aynı ağaçtan, ne adına var edebilir?

sorular sormak için geldim şu dünyaya 
yaşım acıların yaşıdır
boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
ya da sabah yellerinden bir taçla
yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
bu söylencenin bir yerinde durakladım
ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
yitirdim çünkü onları da..
ilenmiyorum, el çırpmıyorum artık
ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
ne de geleceğime dair bir tasa.
gelirken çan çalmıyor yalnızlık
bir adam, bir sokak, bir ev
yüzler, gülüşler, susuşlar boyunca

soruların vardı senin, ne çok soruların 
gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
bir fısıltı gibi başladı sevgim
çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
sonrası...mutlu bile olduk bazı
artık sen yadsısan da ne kadar
ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
anlatsın yollar, yollar, yollar...

şimdi gece, soluğumu verdim içime
az önce kağıtlara gül kuruları serptim
dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
öylece serptim, seni yazacağım diye
sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın 
aklımın alamadığı bir yerde, öylesin
şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
bize artık yeter de artar bile...

dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
en yakın dostlarımın birer birer
vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
ölümünü gördüm, ama kimse
inandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkça
yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
yüreğimi bir gün yollara atarsam
bir gün bir nehir gibi yataklarına dolarsam, korkarım
suyumun çoğu senden yana akacak
bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
güldeniz, gülekmek, gülyağmur, gülsarap
gülaşk, gülsiir, gülahmet, gülerhan
ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

gecelerde, solgun - sessiz tüterdi yüzün
yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
kokundu, bedenimi saran o ince buğu
esintisinde usul usul yürüdüğüm
ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

sanki bir kız hep yürürdü yollarda
evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
kapımı açardı gümüş bir anahtarla
sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
tozlu kitapların yığıldığı odalarda
kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tını
yatağımda bedeninden bir oyuk.

benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
saçlarına saçlarına doğru titrerdi
şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
titremiyor artık, yolunu biliyor şimdi
gece yarılarını çoktan geçti
bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
bir akdeniz kentinde limon koklayan
ve hep ufkun ardına bakan çocuk
acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
çaldı yüzünü bir yaşamlık
geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
hep direnen bir yanım kalacak
adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
yorgun değilim, umarsızım yalnızca
geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
titreyen bir ışık karanlıklarda
onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
yaşamımın bir dilimini özetleyen
unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
donuyor bir gülüş tek bir dizede
yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
çivileniyor beynimin bir yerlerine
geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

nefret ediyorum ve seviyorum seni
girdiğin bütün kapıları açık bırak
birazdan git diyebilirim çünkü..
çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini 
tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
uzayan, akan bir irin yolu gibi.

sözcükleri güden çobanları var kalbimin
beynimin yaşamı saran kıskaçları
bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
donup kalır sesim kendi göğünde
onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
kendi içimde ya da uzak yollarda
bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
irmakların birleştiği o nokta benim
itilip tekmelendiğim bütün kapılarda
bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

bir gün anlarsın beni neden suskunum
dünya içimde konuşurken böyle
bedenimi aşıyor yorgunluğum
karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

adını çoktan unuttun yüzün aklımda
ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
bunun için ben gül dedim sana..
yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
kökleri toprağı saramaz olur
üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
çizerim yüzünü kuşların kanatlarına 
her çırpınışta gökyüzüne dağılır
yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

sana artık bir sığınak olsun bu şiir
noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
öyle acemilikler yaptım ki ben
hiç kalır bu şiir onların yanında ve
nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...